Hani o; ne olduğunu anlamadığınız ama hoşunuza gittiği için, içinizden atmak istemediğiniz hissi. Bu hissin sizi; aileniz, arkadaşlarınız ve biricik aşkınız karşısında düşürdüğü durumları...
İlk komplimanlarınızın, ne kadar da cesurca olduğunu anımsıyor musunuz? ‘Canım, şimdi bu da nereden mi çıktı?’ Anılarda yolculuğa çıkmamızın sebebi, altı yaşında ki Can’ın aşk mektubunun başına gelenler. Can, sınıf arkadaşı Tuğçe’ye vuruluyor. Bu adını bile bilmediği tatlı duyguyla, kız arkadaşı Tuğçe’ye bir mektup yazıyor. Kısacık mektubunun devamı insanı gülmekten kırıyor ama başında yazdığı sözcükler, yaşadıklarımızla ve belki de yaşayacaklarımızla yüzleştirip durgunlaştırıyor. "Tuğçe şiyirim seni çok seviyorum"
Bu güzel ve insanı şaşırtan sözcüklerle başlayan mektuba ne mi oluyor? Tabii ki yine aynı sona maruz kalıyor. Anne ve baba tarafından içine yeni yeni cümleler yazılmaya başlanan, silgi artıklarıyla dolu defter arasında bulunuyor. Delikanlının canım aşk mektubu, eve gelen konukları eğlendirmek için anlatılan bir komediye dönüşüyor.
Böyle bir baskı altındayken delikanlı, Tuğçe’ye yeni bir mektup yazabilir mi? Hislerini anlatmak için, kendisinde aynı cesareti bulabilir mi dersiniz? Bunu yapmayı başarsa bile, Tuğçe’nin tavrı, aile fertlerininkinden daha mı iyi olur? Kız belki de kötü bir şey olduğunu zannederek ağlamaya başlar ve küçük delikanlı öğretmeninden; "Çok ayıııp! Siz kardeşsiniz," öğüdü dinler. İşin garibi, bu öğüdün ne kadar saçma olduğunu, olgunlaşan vücudundaki gelişimleri takiben, en çok on yıl içinde anlayacaktır.
İlk okul birinci sınıfdayken sıra arkadaşım Sümüklü Ferhat’ın ilan-ı aşk girişimlerini hatırlıyorum da; çekilmekten tahriş olan saç diplerim geliyor aklıma.
Erkek çocuklarının, sevdikleri kıza karşı bunu hissettirme yöntemleri, biz kızların hayal ettiği gibi olmayabiliyor. Genellikle, kızın orasını burasını yumruk ve tekmeyle acıtarak işi, güç gösterisine çeviriyorlar. (Yaşayanlar bilir.) Bir süre bu şiddetli sevgi gösterisine maruz kaldığımı hatırlıyorum. Ama Allah için, beni kimselere dövdürtmezdi. Sanki O’nun dövmesi için yaratılmıştım. Sonra ilk okul sıralarında geçirdiğimiz, ilk yılbaşı merasiminde olanlar oldu. Yılbaşı hediyesi olarak, mavi beyaz çizgili bir erkek mendiline sıkı sıkı sardığı; annesinin tüm mücevherlerini getirmişti. Ben de korkup ağlamaya başlamıştım. Sonrası tam bir utanç perdesi. Önce öğretmen, sonra da bütün sınıf; Sümüklü Ferhat’a ve bana kahkahalarla gülmüştü. İçimden sıra arkadaşımın yüzüne sıkı bir yumruk indirmek gelmişti!.. Tabii yapamadım! Ama şimdiki aklım olsaydı O’nu; Tanrı, Atatürk fotoğrafı ve bütün sınıfın önünde şapırt diye öperdim. Sonra da göğsümü kabartarak sırama dönerdim. Sümüklü Ferhat’ın ilk şiiri olduğumu nereden bilebilirdim ki? Duyduğuma göre bizim çilli oğlan benden akıllı çıkmış. Yazdığı mektubu mevzu edip gülenlere hiddetle şöyle diyormuş: "Bu benim özel yaşamım! Sizi ilgilendirmez!" Çok doğru! Yaşadıkları, küçük prensin özel yaşamı. Utancından yerin dibine sokan ilk mektubu ise, ileride gülümseyerek hatırlayacağı bir anı olur belki. Ama sonra...
Hayat merdivenleri çıkıldıkça gülüşmeler ve göz yaşları içinde yazacağı onlarca şiiri, hepimizin yaptığı gibi biriktirir. Şiirler O’nu anlatır. O, şiir olur. Şairlerin, neden şair olduğunu anlar. Ve hayatın kendisine kazandıracağı ürkeklikle, bir zaman sonra sevdiğine şiir yollayamaz hale gelir. Kendisine şiirim diyecek bir güzeli arar durur.
"BEN BİR ŞİİRİM. BENİ AÇ." Her birimiz, böyle bir hediye paketi taşıyoruz avuçlarımızda. Herkes kendi şiirini yazıyor ve süslüyor renkli kurdelalarla. Sonra, bir seyyar satıcı gibi, gittiği her yere taşıdığı küçük şiir kutusunun, birileri tarafından farkedilmesini bekliyor. Bir gün birilerinin, "O kutunun içinde ne var?" demesini özlemle. Bazen de; renkli kurdelalarla süslenmiş kutumuzun etrafında toplanan, kuru kalabalıklar bizi oyalıyor. Oyalıyor... Anlıyorlar sanıyoruz. Oyalıyor... Aldanıyoruz. Aldanmak istiyoruz. Aldanmadan yaşam geçmiyor. Hep, bir şiir severin çıkıp geleceğini ümit etmek güzel ama zaman zaman insanı tüketiyor. Böyle zamanlarda, vaz geçiyoruz paylaşmak arzumuzdan. Şiirlerimizi nefesimiz gibi rüzgara savurmak istiyoruz, bir üfleyişte. Kimsenin yaşamını merak etmemek için, yeminler ediyoruz kendi kendimize. Tabii, gözyaşları içinde. Bir müddet sonra, kırık kalplerimizin kanayan yaraları, yine kırpılıp şiir oluyor. Küçük kutumuzun içine sığıveriyor. Hayat böyle sürüp giderken, ilk şiirimizi yazdığımız kağıt parçasının ne kadar şanslı bir kağıt olduğunu düşünmemek imkansız. Peki, ilk şiirin ve yazılı olduğu kağıt parçasının sonrakilerden farkı ne? Bence en temiz, en cesur ve en iyi şiirimiz olması... Kendi şiirlerimizi bir kenara bırakıp bizim çilli oğlanın mektubunun sonuna bakalım mı? "Bu benim özel yaşamım. Sizi ilgilendirmez!" dediğini duyar gibiyim.
Ama yazmadan geçemeyeceğim. Beni affeder umarım. Yeni yeni yazmayı sökmüş bir minik olarak, kargacık burgacık yazdığı bu mektubun onun için çok zor ortaya çıktığına eminim. Ama zor bir kelimeyi yazabilecek kadar da iyi bir öğrenciymiş anlaşılan. Mektubun devamındaki kelimelerden biri, "jakuzi". Evet! Jakuzi. Küçük Bey Tuğçe’ye mektubunun devamında şöyle diyor:"Sana jakuzide masaj yapmak istiyorum. Yasan CAN." ‘Zamane çocukları işte!’ dediğinizi duyar gibiyim. Ama yanılıyorsunuz. Aslında mesele şu: Can’ ın babası ağır bir bel fıtığı hastası. Evlerindeki jakuzi de onun fizyoterapist eşliğinde ya da annesinin yardımıyla sıkıcı ağrılarından kurtulduğu bir rahatlama alanı. Can Tuğçe’ ye sadece şunu demek istiyor. ‘Hastalandığında sana bakarım. Senin için özveride bulunurum. .Her koşulda yanında olmak istiyorum'’
Biz yetişkinlerin Can’dan öğreneceği çok şey yok mu sizce de? Nice aşk acılarına Can.
DERYA EDİS