Gezmeye gidip de uyuya kaldığında onun kucağında eve dönmek yolculukların en güzeli, elinin ulaşmadığı her yere babanın elinin ulaşması ise sihir gibi bir şeydir. Ama baba kızarsa genellikle annenin sözlerinden daha çok incitir yüreklerini. Baba öperse, sakalları batar pürüzsüz yanaklarına ve genellikle istemezler çokça öpülmeyi. Elini tutmak isterler sonsuza dek… Beraber oynamak, iltifat duymak, nasihat dinlemek bazen, korunmak, hiç değilse sadece alıştıkları yerde, orada onu görmek…
Günümüz koşullarında çocuklar annelerine ve genellikle de babalarına hasret büyüyorlar. Yapacak bir şey yok, çalışmak gerek… Bir de şu hasret olmasa. O hasreti anlatmaksa çocuk lisanında biz yetişkinlerinkinden farklı bir biçimde aktarılıyor. Bazen insanı çileden çıkaran kaprisler, uzaktaki babanın varlığını rencide edici yok saymalar, ağlamalar, uykusuz geceler… Hayır hiiiç abartmıyorum. Bunları bizzat yaşamış bir anne olarak az bile söylüyorum.
Kızım Irmak, babası her seyahate çıktığında hırçınlaşır, eşimin canını yakacak sertlikte oyunlarla onu çileden çıkarırdı. Dahası seyahat hazırlıkları yaparken babasının evdeki varlığının gereksiz olduğunu hissettirmek için elinden geleni yapardı. Önceleri ben de bu tepkileri tam olarak anlayamadım. Eşimin tepkisi ise ilk zamanlar anlamaya çalışmak oldu. Sonra, biraz küskünlük, kırgınlık, uzaklaşma … O baba, ben de anne olmaya soyunmuştuk. Bizler ebeveyndik. Türk dil kurumu sözlüğüne göre ebeveyn, Arapça kökenli bir sözcük olup anne ve baba demek. Bizse öğreniyorduk O doğduğundan beri ve Irmak’la beraber büyüyorduk. Bunu Irmak’a anlatmak imkansız tabii. Kızımıza göre biz her şeyi biliyorduk ve bütün cevapları bilmek zorundaydık.Eşimin seyahatleri arttıkça kızımın hırçınlıkları artıyordu. Sonunda artan seyahatlerle geldiğimiz nokta, kızımızın babasını yok sayması noktasına kadar vardı. Öyle ki bir haftalık bir geziden dönen baba öpülmeden karşılanıyor, hatta göz ucuyla bile gelene bakılmadan oynanan oyuna devam ediliyordu. Babanın getirdiği hediyeler alınıyor ardından baba yine yok sayılıyordu. Eşim önce bunu anlamaya çalıştı. Gerçekten çalıştı. Ardından gelen süreçte ise ondada şalterler biraz attı.“Kızım beni sevmiyor! Ama nasıl olur? Ben sevilmeyecek baba mıyım?” Kızım ve eşim içine dönmüştü. İletişimleri berbattı.
Anneler hamilelikle başlayan süreçte Yaradan’ın bir mucizesi olarak vücutlarının en küçük hücresinden, sezgilerine kadar hazırlanıyorlar. Tabii bu söylediklerim genellikle olması beklenen bir süreç. İstisnalar kaideyi bozamamış yüzyıllardır. Ama babalar bu duyguları biraz eşlerini taklit ederek öğreniyorlar, biraz da rol modellerinin davranışlarından edindikleri bilgilerle yola çıkıyorlar. Sonuçta yeni gelen bebek için annenin de babanın da ayrı bir yeri ve önemi oluyor. Anne ve baba bunu hissettikçe büyüyor. Ebeveyn olmayı çocuğundan öğreniyor yani. Eee! En değerli varlığı öğretmekten vazgeçerse? Yani istenmediğinizi hissettirirse? İşte orada çok bocalıyorsunuz. Bir anne sezgilerinin gücü ve ilgiyle durumu içselleştirmeden atlatabilir. Ama babalar çocukla çocuk oluyor galiba. Çözüm mü?Çok zor bulduğum bu cevabı, başardığım müjdesiyle sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.
Baktım ki her ikisiyle de konuşmak, anlatmak asla çözüm olmuyor, aradan çekildim. Onları bütün korkularıyla yüzleştirmeye karar vererek yalnız bırakmakta buldum çözümü. Zaten böyle yapmasaydım her halde ben de zor bir duygu fırtınasına doğru sürüklenecektim. Kızımın tüm ağlamalarına rağmen, kısacık zamanlarda bile bir bahaneyle onları birlikte dışarı yolladım. Ya da kendime işler yaratıp ben kaçtım. İlişkileri her gün daha iyiye gitmeye başladı. Sonra durum hala tam düzelmemişti ki umutsuzlukları silmek için eşime kızımız Irmak’ın kaygılarını dillendiren bir şiir yazdım. Şiiri duyan eşim tıpkı kızım gibi biraz tepkisiz kaldı, sadece tebessüm etti ama can evinden vurulduğu açıktı. Kızımsa oynamaya devam etti. Zaten birbirlerine o kadar çok benziyorlar ki, başka bir şey beklenemezdi. Sonrası mı? Zaman tabii ki…
Eşim baba olmayı daha çok hissetti kızıyla baş başa zaman geçirdikçe… Onun korkularını daha iyi anladı. Irmak daha iyi ifade etmeye başladı kendisini, babasına olan duygularını zamanla daha iyi aktarmaya başladı. Planımı işletmeye başlayalı altı yedi ay olmuştu. Eşimin seyahatleri daha da artmasına rağmen şiirimin ne kadar işe yaradığına mutlulukla tanık oldum. İkisi arasında sessiz bir çığlıktı bu şiir ve akıllarına hiç silinmemecesine kazınmıştı. Sanki aralarındaki en inatçı zinciri kıran bir dönüm noktası olmuştu… Meşhur şiiri mi merak ettiniz? Sizi daha fazla bekletmeyeyim. Bir çocuğunun babasına duyduğu aşkı anlatan ve bir anne tarafından yazılan kısacık bir şiir. Sadece bir şiir...
IRMAĞIN BABASI
Heybetle kurulmuş, dünyanın en yüksek dağı.
Eteklerine tutunup yukarı baktığında,
Zirvesi bulutlarda.
O, ırmağın babası.
Bundandır sırtını ona güvenle yaslaması.
Taşlarının, kayalarının üzerinden coşkuyla akması.
İşte bu yüzden her seyahatten söz ettiğinde,
Dünyanın en yüksek dağı;
Ya giderse diye,
Irmak hep ağlamaklı…
Mart 2009
Kızım ve eşim bu şiiri her hatırladıklarında gülümsüyorlar, hiçbir şey olamamış gibi… Bu yazıyı yazarken başımdan ayrılmayan kızımın babası için söyledikleri ise bütün bocalayan babalara cevap gibi. İşte altı yaşında küçük bir kızın babası için söyledikleri. “Babam işe gidiyor seyahate gidiyor ya, onu kaybetmekten korkumu anlatıyor bu şiir. Pijama giymiş haliyle bile yakışıklıdır babam. Başbaşa gezmeye gitmekten çok hoşlanırım. Babama benzeyen biriyle evlenmek istiyorum ama nereden bulacağım bilmiyorum. Bunu büyüyünce söyleyebilirim. Babam beni bütün kötülerden ve düşmekten korur. Bazen oyun oynarken beni sıkmasından hiç hoşlanmıyorum ama eğer mühendislikle ilgili bir soru soracaksan, ohooo! Her şeyi bilir. Büyüdüğümde babamın mesleğini yapmak istiyorum… Ben annemle babamı en eşit seviyorum.”
Ebeveyn olmak demek, anne ve baba olmak demek. Hatasız olmak demek değil. Öğreniyorum, öğreniyoruz… Alimlerin dediğine göre, Mevlana’yı Mevlana yapan, hocası Şems’ den başkası değilmiş. Size ‘vay be’ dedirten ebeveynler görürseniz, bence hocasını tebrik edin…
Derya EDİS