1. Algılama gücü
2. Yorumlama gücü
3. Hissetme gücü
4. Arzulama gücü
5. Hayal etme gücü
6. Yaratıcılık gücü
7. Sezgi gücü
ALGILAMA GÜCÜ
Etrafımızdaki her şeyi duyu organlarımızla algılarız. Eğer duyu organlarımız arızalıysa buraya gelen verileri algılayamayız. İletişim esnasında ağırlıklı olarak görme ve işitme duyularımızı kullanırız. En çok da onlar dumura uğratılır ebeveynlerimiz tarafından. Örneğin annemiz bir şeye üzülmüştür ve ağlıyordur; neden ağladığını sorarız, bize ağlamadığını söyler. Çocukluğumuzda bu ve benzeri örnekleri sıkça yaşadıysak, kendi algımıza güvenimiz sarsılır.
Duyularımızla algıladığımız şeyler ne kadar somut olursa olsun, nihayetinde anne babamız bizden büyüktür e her şeyi bizden daha iyi bilirler; onlara kendimizden fazla güvenmemiz gayet doğaldır. O halde sorun bizde, bizim algılarımızdadır. Gerçekte, annemizin sadece bizi endişelendirmemek için üzüntüsünü bizden saklamaya çalıştığını hiçbir zaman bilemeyiz.
Çocuğun algılama gücünü örseleyen yaklaşımlar:
Genellikle çocuğumuzu üzmemek için, kimi zaman da bizi zor durumda bıraktığı için ona algılarının doğru olmadığı mesajını veririz. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, üzmemek için kendi üzüntüsünü saklamaya çalışan anne, çocuğuna verdiği zararın daha büyük olduğunu düşünemez. Sayısız benzer olaylarla karşılaşan çocuk, sonunda kendi algılarından şüpheye düşer.
Çocuğun algılama gücünü geliştiren yaklaşımlar:
Yapılması gereken, çocuğun algılarına saygı göstermektir. O an için bize, olumsuz sonuçlar doğuracak gibi gözükse de bunu yapmalıyız. Hiçbir sonuç çocuğun algı gücünün körelmesinden daha olumsuz olamaz. Bazı durumlarda da çocuğun algı gücünü kendi çıkarlarımız için feda ederiz.
Yetişkinlikte algılama gücünü nasıl geliştiririz?
Kendi algılarına güvenemeyen yetişkin, çelişkiye düştüğü hemen her durumda başkalarının fikirlerine başvurur. Algılanmakta zorlandığı için karar almakta da zorlanır. Verileri doğru değerlendiremediği için yanlış seçimler yapar. Öğrenciliğinde öğretmenin anlattığını algılamakta zorlanır.Sınavlarda soruyu kavrayabilmek tekrar tekrar okumak zorunda kalır.
Büyük çoğunluğumuzun algılama gücü şu ya da bu oranda örselendi. Peki şimdi ne yapmalıyız? Oturup kaderimize mi ağlayalım? Geçmişte algılarımız ne kadar dumura uğratılmış olursa olsun, şimdi geliştirebiliriz. Dokunma duyumuz, belki de önemini en az fark ettiğimiz duyumuz. Bunu elimiz ayağımız uyuştuğunda ve uyuşan bölgenin hissizleştiğinde deneyimliyoruz; ha, bir de diş hekimlerinin koltuğunda yanağımız, dudağımız uyuştuğunda. Vücudunun bir kısmı felç olan insanlar için bu duygu kalıcı. Onlar hissizleşmiş bölgelerini hiç hissetmiyorlar. En körelmiş duyumuz dokunma duyumuzdur. Oysa dokunarak kurulan iletişim çok etkilidir. Bu konuda yapılan bir deney dokunmanın gücünü göstermesi açısından dikkat çekici: Araştırmacılar bir telefon kabinine bir dolar seksen sentlik bozuk para bırakırlar. Telefon etmek için kabine girenler parayı görünce tabii ki alırlar. Kabinden çıkışlarında bu kişilere, içeride para bulup bulmadıkların sorulur, yüzde doksan beşi bulmadığını söyler. Aynı deney bu kez biraz farklı tekrarlanır. Kabine yine para bırakılır; kabinden çıkanların omuzlarına ya da kollarına dokunarak içeride para bulup bulmadıkları sorulur. Bu kez parayı bulduğunu söyleyen ve çıkarıp verenlerin oranı yüzde doksan yedidir. Dokunmanın gerçekten de üzerimizde olağanüstü etkisi vardır. Geliştirmek için bol bol sarılmanızı önereceğim; sevdiklerinize bol bol sarılın.
Tat alma duyusunu yitirmiş birinin neler yaşadığını hiç düşündünüz mü? Beş altı aylık bir süre için ben bu deneyimi yaşadım. Kaç yaşındaydım tam olarak hatırlamıyorum, sanırım ortaokula gidiyordum. Biraz zayıf bir çocuktum, kilo almam için iştah açıcı şurup içiriliyordu. Tadından pek hoşlanmadığım için birisi hatırlamazsa unutmak işime geliyordu. Tabii babam unutmama pek fırsat vermiyor, emin olmak için şurubu kendi elleriyle kaşığa dökülüyor ve içiriyordu. Bir gün yanlışlıkla şurup yerine bana tentürdiyot verdi. Neyse ki ağzıma dökülen şeyi yutmadan tükürdüm ve yemek borum tahriş olmaktan kurtuldu. Ama lavaboya kadar ağzımda tentürdiyodu tutmam bana pahalıya patladı. Dilimdeki sinir hücreleri ciddi bir şekilde tahrip olmuştu ve tat alma duyumu yitirmişti. Su dahil, içtiğim tüm sıvılar, sıvı yağ, tüm yediklerim ise katı yağ tadındaydı. Ağzıma giren her şey midemi bulandırıyordu. Bu durum dört beş ay sürdü ve yavaş yavaş tat alma duyum geri geldi. Tat alma duyumuzun ne kadar sağlıklı olduğunu yemek yeme alışkanlığımıza bakarak anlayabiliriz. Lokmaları ağzımızda şöyle bir çevirip yutuyor muyuz ? Kaçımız ağzımızdaki lokmanın tadını sindire sindire çıkarıyor? Hayatımızı da yediğimiz yemekten farklı yaşayamıyoruz. Tıpkı ağzımıza koyduğumuz harika lezzetlerin tadına varamadığımız gibi hayatımıza kattığımız harika lezzetlerinde tadına varamıyoruz. Özel günlerde; davetlerde, bir ziyafette bile yeme alışkanlığımız değişmiyor. Aldığımız haz diğer günlerden farklı değil. Hayat bir an önce tüketilmesi, bitirilmesi gereken ayaküstü bir atıştırmadan farklı değil çoğu insan için. Yemek yeme biçimleri insanlar hakkında çok şey söyler.
Peki, koklama duyusu bulunmayan birine rastladınız mı? Koklama duyunuzun olmamasının nasıl bir şey olduğunu düşünebiliyor musunuz? Ben yıllar önce böyle biriyle tanışmıştım; doğuştan koklama duyusu yoktu, hiç koku almıyor, koku nedir bilmiyordu. Karısı, “Yazık, benim kokumu alamıyor” diye hayıflanmıştı. O zaman düşünmüştüm, farkında bile olmadığımız bu duyu organımızın işlevini. Evet, sadece kurabiye ve kek kokularından değil, sevdiğimizin kokusundan, çocuğumuzun kokusundan da mahrum kalıyoruz. Çiçeklerin kokusu mu kayboldu birer birer yoksa bizim koklama duyumuz mu, emin değilim. Belki de kozmetik ürünlerin yapay kokusuna alıştığı için burunlarımız çiçeklerin kokusunu duyamıyor. Diğer taraftan, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu da hissetmiyoruz. Bu iyi mi yoksa kötü mü, bundan da emin değilim! Ama ben yine de çocukluğumun karanfil kokularını özledim.
Görme ve işitme duyusu olmayanları hemen fark ediyor ve onların nelerden mahrum kaldıklarını hissedebiliyoruz. Ama koklama duyusu olmayan birini, eğer kendisi söylemezse anlamamıza imkan yok. İnsan sahip olduklarının değerini onları yitirdiğinde anlayabiliyor.
Her gün beş duyumuzdan birine yoğunlaşarak algı gücümüzü geliştirebiliriz.
B ir gün işitselliğimize odaklanabilir, her sesi duymaya, bütün dikkatimizi onları işitmeye verebiliriz; bize söylenen her şeyi isabetli algılamaya özen gösterebiliriz. Ertesi gün her şeyi görmeye odaklanır; işimize giderken yolumuzun üzerinde neler var onları fark edebilir, ayrıntılara dikkat edebiliriz. “Evinizin duvarlarında kaç tablo var? “ diye sorsam, kaçınız doğru yanıt verebilirsiniz? Gözünüzün önünde durdukları halde onların neler olduğunu hatırlıyor musunuz? Algılama gücümüz köreldiyse zaten başka türlüsü olamaz; gözümüzün önünde duranı göremez, karşımıza çıkan fırsatları fark edemeyiz. Beş duyumuzun açık olması öğrenme süreci açısından da önemlidir. “Bilgi toplamak ve öğrenmek beş duyu aracılığıyla olur.”Topladığımız bilgileri ve deneyimleri ise bir yerlere depolarız. Bir bilgiyi ne kadar çok duyu eşliğinde almışsak o kadar iyi hatırlarız. Örneğin; bir şeyin nasıl yapıldığını hem görmüşsek, hem birisi bize anlatmışsa, hem de yapmışsak onu unutmak zordur. Yani ne kadar çok nörolojik yapımızı devreye sokarsak o kadar çabuk ve iyi öğreniriz.
KAYNAK:
Özsaygı- Öncelikler Listende Kaçıncı Sıradasın? Saim Koç – Nil Gün Kuraldışı Yayıncılık-www.kuraldisi.com