ŞİDDETSİZ İLETİŞİM (arabuluculuk – ‘arada bulunmak’) ve ŞİDDET
o3-o3-2oo9 Bornova – İzmir
“Ortayı bulma peşinde değiliz. Anlaşmazlığı herkesin tam anlamıyla tatmin olacağı biçimde çözme arayışındayız.” Marshall B. Rosenberg, Ph.D
Günümüzü iletişim çağının güzelliklerini yaşarken bir taraftan da, diz boyu olumsuzlukları; toplumsal bilinçaltımızı karmakarışık yapmaya devam ediyor. Hızlı gelişimin ardından sınırsız iletişim; hızlı ve sınırsız şiddet anlamına geliyor.
Şiddet olaylarını bütün detaylarıyla ve abartılı bir üslupla veren kitle iletişim araçları şiddet içerikli vakaların artışında rol oynuyor. Taciz ve şiddet olaylarına medyanın tercih ettiği anlatım dili ile bir nevi meşruiyet kazandırıldığını söyleyen uzmanlar, bu tür haberler yayınlanırken çok dikkatli olunması gerektiğini belirtiyor.
Her vesileyle konular irdelenirken asıl şiddetin sebeplerine odaklanılmalıdır. Şiddetin sözün bittiği yerde başladığını, bu alanda da en büyük gücü söz olan basının -kitle iletişim araçlarının- kendini baltaladığını görüyoruz.
Her zaman olduğu gibi şiddetin dünya düzleminde varlığının sürdürülmesine büyük oranda -insanlık ve demokrasi adına (?)- katkı sağlamaya devam eden ABD, şiddetsiz iletişiminde varlığını yayma konusunda bir o kadar da iyi temenniler sunmakta insanlığa.
"Son yıllarda Amerika'da gelişen ‘barış gazeteciliği’ şiddet haberlerinin nasıl yayınlanacağına iyi bir örnek oluşturmakta. Şiddetin bizatihi kendini aktarmak, yani 'şöyle bıçakladı, şöyle tecavüz etti' demek yerine şiddete yol açan etkenlere mercek tutmak gerekiyor. Ya da medya aynı olay nasıl çözümlenirdi, bunu alternatifli olarak göstermeli. Şiddet ihtilafı çözümlemek için kullanılıyorsa benzer olay başka bir durumda nasıl çözülmüş, bu verilmeli. Ama bizde kullanılan dil neredeyse suçu teşvik mahiyetinde oluyor."
Sürekli tekrarlanan şiddet içerikli haberlere karşı tepki verme, zamanla toplum üzerinde tepki vermeme yönünde normal bir seyir haline dönüşüyor.
Hatta bu konuda sürekli haber bültenlerinin ekrana taşıdığı yüzleri dahi yenilemesi gerektiği yönündeki ısrarlı görüşümü de burada vurgulamadan geçemeyeceğim.
-Ne den mi?
Çünkü ülke olarak yıllardır şiddetin kol gezdiği bir coğrafya da varlığımızı sürdürmeye çalıştığımız bir gerçek. Bu kadar yoğun şiddet içerikli gündemin sunucuları da ister istemez sinir harbi yaşıyor ve kendilerini anlatmakta çoğu zaman zorlanıyorlar. Yüzlerinde mesnetsiz samimiyetlerin kol gezdiğini görüyoruz. Bazen de reyting kutuplaşmasıyla renksiz hale geliyor ve toplumun gözüne hitap etmiyorlar.
Anlatımımızı daha radikal çerçeveye çekecek olursak; ‘vicdanlarıyla, patronlarının cüzdanları’ arasında sıkışıp kalıyorlar.
İnsanın doğasını renklendiren görsellikler bir o kadar da doğasına zarar veriyor. Görsel efektler insan beyninde hızlı etkileşime neden oluyor. Dolayısıyla kitle iletişim araçlarında hızla salgın hastalık gibi yayılan şiddet içerikli sunumlar insanlığın beynindeki ılımlı havayı kirletmeye yeterli oluyor.
Psikiyatrist Prof. Mehmet Zihni Sungur, cinsel saldırı ve cinayet haberlerinde kullanılan dilden daha çok görüntünün önem taşıdığını söylüyor. Sungur, "Hiç bu konuları düşünmemiş biri, eğer takıntılıysa görüntüler sayesinde kafasındaki korkularını kolaylıkla cisimlendirmiş oluyor." diye konuşuyor. Sungur, cinayet ve tecavüze ait ayrıntıların olumsuz sonuçlara yol açtığını belirtiyor: "İnsanların kendilerini korumak için bu haberleri de bilmeye hakkı var. Ama mağdurları ajite eden ya da bu işi yapanları kahraman gibi gösteren, şiddeti önceleyen haberlerle bilmek zorunda değiliz. Mesela 'Annesini 10 parçaya ayırdı' ayrıntısını vermek yerine öldürdüğünü söylemek çok daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü bu bilgiyi bilmek, bize ekstra korku ve endişenin dışında bir şey kazandırmaz."
Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Fidan da medya kuruluşlarının bilgi ve haber verirken şiddete aracı olmamaya özen göstermesi gerektiğini söylüyor.
Uzman görüşlerinin paralelinde ‘şiddetsiz iletişimin’ kaynağına uzanmakta fayda var.
Toplumsal mutabakat çerçevesinde gelişmeleri kazanım çerçevesinde geleceğe taşımak istiyorsak eğer mutlaka ‘şiddetsiz iletişime’ gereken değeri göstermeliyiz.
İnsanlık kendi doğasını takip etmeli aslında. Her nesil bir sonraki nesli yok ediyor. Birileri tamamen uyanık, tamamen tetikte bir hale gelmedikçe yok oluş devam edecek. Biz yok oluyoruz, bari bizden sonrası da yok olmasın.
Şiddetsiz iletişim ‘doğal’ olmakla açıklanabilir mi? OSHO “Duygusal iyileşme” isimli çalışmasının bir yerinde; ‘Doğal’ olmak, insan doğasının kendi kendisini ifade etmesine izin verilmesi halinde problemin kendisini oluşturacağı doğru değil mi? Eğer inandığımız değerler tarafından konulmuş kurallar gibi kurallarımız ve davranış kalıplarımız hiç olmasaydı duygularımız ve dürtülerimiz bizim başımızı her zaman derde sokmazlar mıydı?
Şiddetin insanın doğasında var olduğu ve insan doğasının bir şekilde temelde kötü olduğu kitle iletişim araçlarınca vurgulanmaktadır. Çok aptalca ve zehirleyici bir kavramlar dizinidir. İyiliklerle kötülüklerin birlikte yol aldığı insanın doğasındaki şiddet kavramı zıt bir kavram değil. Ancak insan içinde taşımış olduğu öfkesini iletişim kanallarıyla iyi bir şekilde yönetemezse, işte o zaman şiddet ortaya çıkar.
İletişimsizlik, şiddeti beraberinde sürükler. Beynimizdeki ‘ihtilafların çözümsüzlüğü’ de denilebilir. Doğallığımızın kaynağında var olan şiddetsiz iletişim (arada bulunmak - arabuluculuk) kanallarını toplumsal mutabakat ölçüsünde patronların vicdanlarıyla cüzdanları arasındaki noktada devreye sokmalıyız. Aslında doğal yaşantımızda sergilediğimiz hareketleri modern şehir hayatına taşıyamamaktayız. Çalışmalarımızın kaynağını yaşantımızın doğallığından alırsak şiddetsiz iletişimin uygulanabilir basit ama bir o kadar da güçlü bir iletişim sürecini sunacağını görmek zor olmayacaktır.
İnsan ilişkilerinin özüne en uygun ve kendi içinde bütünlüklü bir model olup; empatik bağ kurma, evrensel ihtiyaçlarımız, içsel motivasyonumuz (isteklendirme) ve yaşamın karşılıklı bağlara dayanan doğasına saygı gibi prensipleri içerir.
Şiddeti, toplumun dinamiği olan aile bağlarındaki dinamizmle ve eğitim sürecinde okulların etkili ve bağları destekleyici öğrenme-öğretme eğilimlerini destekleyici ilişkilere dönüştürebiliriz.
Zamanla yeni düşünme, sözcükleri kullanma ve bağlantı kurma deneyimi, bunun sizdeki etkileri kendinizde ve ilişkilerinizde, yaşanılan alanda ve ailede dönüştürücü değişimi yaratacak potansiyelle şiddetsiz bir kitle iletişimin diliyle şiddetsiz bir gelecek neden mümkün olmasın?
Sözcüklerin diliyle “şiddetsiz iletişim (arada bulunma – arabuluculuk) ve şiddet” potansiyelini farkındalıklarımızla ve dilimizle, toplumsal öğrenme ve öğretiyle bağlantılarımızı güçlendirebilir, kitle iletişim araçlarının fonksiyonel kazanımlarının yardımıyla da şiddeti; sistematik kazanımlara dönüştürerek toplumu şiddetsiz iletişim ağının içinde sulh sahibi kılabiliriz.