Kimse yok zannederek kapısını açacağım sırada içinden eski püskü şeyler girmiş biri çıktı.
Elli yaşlarında olan bu adamın başında yeşil bir takke vardı ki, kırk elli kadar ayna parçaları yapıştırılarak süslenmişti. Bir çok kumaş parçaları yamanarak gökkuşağı renklerini gösteren yırtık cüppesinde dahi ayna ve parlak teneke kapakları yapıştırılmıştı. Bu adamı görüp de gülmemek mümkün değildi. Fakat üzerime çevirdiği bakışında o kadar hoş bir yumuşaklık ve alçak gönüllülük çehresinde o kadar hüzünlü bir donukluk vardı. Gülmek şöyle dursun kendisine daha yakın olmak için bir adım daha yaklaştım. Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil edecek şekilde ciddi yavaş ve ahenkli bir sesle:
“Safâ geldiniz nûrum! Buyurunuz”
dedi.
Ve kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Kulübeye yaslanmıştım. Ön tarafımızda on beş kadar iri taşlı ve güzel sülüs hatlı yazılı kabirler, sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu.
Kulübenin sahibi bir kez daha içeri girdi. Mangal olarak kullandığı bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası ve birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru otlar ve çöplerle yaktığı ateşe cezveyi sürdü. Tekrar:
“Safâ geldiniz nûrum! Nasılsınız?, iyi misiniz?” dedi.
“Elhamdulilah” dedim.
Bu adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki tezat beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:
“İsminiz nedir?” dedi.
“Ahmet Râci.”
“Ahmet Râci mi? (gülerek) beşeriyetin ismini zorla almışsın nûrum! Beşer cinsi o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki, hayatını rica ile geçirir. Râci demek insan demektir.”
Bu olgunca sözler üzerine bir kat daha şaşırdım. Ben de sordum:
“Sizin isminiz nedir?”
“Benim ismim çoktur. Her yerde bir isim ve sıfatla anılırım. Burada üzerimdeki aynalardan dolayı ‘aynalı dede’ ismi ile meşhurum. Ama sen istersen ‘Âdem Baba’ de.
Aynalı konuşurken kendi cüzî varlığını değil de küllî varlık namına konuşuyordu.
Ahad olan Hak o garip kılık tecellisi altında kendisini tanıtıyordu:
Zatıma
en çok bilineniyle
‘Allah’
ismi işaret eder.
Zâtımın (tek varlık) daha başka sayısız ve sonsuz isimleri (mânâları)
ve sıfatları (özellikleri) vardır.
Ben
aynı anda
Aynalı’yım, Râci’yim, Âdem’im, Havva’yım, Meryem’im, İsa’yım, Mûsa’yım, Buda’yım, Konfüçyüs’üm, kral’ım, dilenci’yim, Ay’ım, Güneş’im, cennet’im, cehennem’im, Cebrâil’im…
Ben,
kısaca,
hep’im ve hiç’im.
Kim olduğumu başlangıçsız geçmişte saymaya başladım.
Şu anda hâlâ sayıyorum.
Sonsuz sona kadar da saymaya devam edeceğim.
Vaktiniz varsa buyurun oturun,
siz dinleyin
ben
kendimi saymaya devam edeyim.
Denizler mürekkep olsa, ağaçlar divit olsa mürekkepler ve divitler tükenir fakat Aynalı Baba’nın kendi hakikatini yazması tükenmezdi. Hatta hiç yazmamış gibi olurdu.
Bir miktar düşündükten sonra dedim ki:
“Azîzîm! Kâmil bir insan olduğunuz meydandadır. Böyle iken bu kemâlâtınızı bu tuhaf kıyafetlerle örtmenizin sebebini anlamıyorum.
Kahveyi pişirdi, fincanıma doldurdu ve cevap verdi:
“Ben”
süse meraklıyımdır.
Her isim ve birim altında süslenen
“ben”im.
Avuç avuç para harcayan, altın sırmalı ve zümrüt-pırlanta pullu ipek atlas elbiseler giyen “ben”’im.
Aynalı tenekeli aba giyen yine “ben”im.
Işığın üstüne karanlığı giyen “ben”im. Karanlığın üstüne ışığı giyen “ben”im.
Zâtımın süsleri isimlerim, sıfatlarım ve fiillerimdir.
“Ben”
can elbisesi de giyerim.
Can’ı beşer bedeniyle, hayvan bedeniyle ve bitki bedeniyle süslerim.
“Ben”im her yerde sonsuz sayıda yüzüm ve kıyafetim vardır.
Burada bu bedende tercihim bu aynalarla tenekelerdir.
Bu cevap akla hem uygun hem de uygun değildi. Fikrimi söyledim. Boynumdaki kravata baktı, fiyatını sordu, yirmi liraya aldığımı söyledim. Dedi ki:
“Ben”im bu “ganî” (zengin, üstün, sınırlanamayan) özelliğimi
akl-ı cüz’ünle (sınırlı aklınla) kabul edemezsin.
Ayna ve teneke parçaları takmayı senin aklın kabul edemiyor.
Yirmi liraya alınıp da boyuna takılan yular (kravat) senin aklına uygun düşüyor.
Benim sokaktan toplayıp da külahıma taktığım ayna parçaları da
“ben”im akl-ı küll’üme (sınırsız aklıma) uygun düşüyor.
“Ben” süste ayrım yapmam.
Kravat takmanın medeniyetle alakalı, külahı parlak cisimlerle süslemenin de delilikle alakalı olduğunu düşündüğüm anda yine cevabımı aldım.
Size göre
külaha ayna parçaları yapıştırmak delilik nişanıdır.
Bize göre de
boyuna yular takmak delilik nişanıdır.
Ama sen benim külahımı başına taksan aklın akl-ı küll’e dönüşmez.
“Ben” de boynuma yular taksam “ben”im de aklım akl-ı cüz’e düşmez.
Keramet külahta ya da yularda değildir.
Keramet aklın sınırlarını kaldırmaktadır.
Aniden külahını çıkardı ve benim başıma oturttu. Kravatımı çıkarıp kendi komik cüppesinin üstündeki boynuna taktı. Yerden kırık bir ayna alıp bana tuttu. Çok komik görünüyordum. Kravat da Aynalı’nın boynunda acaip komik duruyordu. Gülmeye başladım. Kahkahalarım neredeyse mezarlık yanındaki mahallelerden duyulacaktı. O kadar çok güldüm ki kendimi yere atıp debelenmeye başladım. Aynalı Baba anlamsız gözlerle bana baktı baktı:
“Zavallı insanlar sebepsiz yere neden gülerler, bir türlü anlayamıyorum,” dedi.
Gülme krizinden çıkmıştım. Birden aklıma parlak bir fikir geldi. Deli kıyafetine girmiş bir
ehli hikmet
(filozof)
ve
ehli kalb
(evliya)
olan bu zâtın ilminden yararlanmak, ciddi konuları ona sorup hakikatini öğrenmek istedim.
_________________________________________
Âmâk-ı Hayal adlı eserin Yazarı:
Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi (1865 - 1914)
Ahmed Hilmi, 1281/1865 yılında şimdi Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe’de doğdu. Babası Şehbender (konsolos) Süleyman Bey, annesi Şükriye Hanım’dır. İlk tahsilini Filibe’de yaptıktan sonra İstanbul’a gelerek Galatasaray Sultanisi’nden mezun oldu. Ailesiyle birlikte bir müddet İzmir’de bulundu. Daha sonra Duyun-u Umumiye İdaresi’ne girerek memuriyet hayatına başladı (1890). Vazifeli olarak Beyrut’a gönderildi. Burada Jöntürkler’le ilgi kurdu, büyük ölçüde onların etkisiyle Mısır’a kaçtı. Mısır’da iken Terakki-i Osmani Cemiyeti’ne girdi. Yine Mısır’da “Çaylak” adlı bir mizah dergisi çıkardı. 1901′de İstanbul’a döndüyse de siyasi suçlu olarak yakalanıp Fizan’a sürüldü. Fizan’da iken, belki sürgün hayatının etkisiyle tasavvufa merak sardı, Arusi tarikatına girdi. Bu intisabın etkileri daha sonra yazacağı eserlere yansıyacaktır.
“Allah’ı İnkar Mümkün müdür?” isimli eserinde bütün felsefe tarihini gözden geçirir ve filozofların düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Ahmed Hilmi materyalistlerin aksine ruhun bedenden bağımsız varlığını, mahiyetinin bilinmez olduğunu kabul ediyor. Onu duyarlılık, zeka, irade gibi eserleri ile anlıyoruz ve bütün güçlük onca beden çözüldükten sonra ruhun devam edip etmediği noktasındadır.
Muhyiddin Arabi, ruhun manevi âlemde (Ahiret’te) yeni bir “mazhar” (substratum) bulacağını söylüyor ki, Şehbenderzade’ye göre bu konuda söylenebileceklerin en mükemmeli budur. Yok olmak, parçalanmak dağılmakla aynıdır. Tek olan ve bileşik olmayan şey ise dağılmaz ve parçalanmaz. Ruh, tek yapıdır ve bileşik değildir, öyleyse o dağılmaz yani yok olmaz.
Şehbenderzade’nin bütün felsefi fikirlerini özetlediği eseri, “Amak-ı Hayal” adlı felsefî ve tasavvufî romanıdır. Bu eser de materyalist görüşe karşı kaleme alınmış bir eserdir. Bütün eser boyunca ruh ve kainatın sırrı, yaratılışı gayesi araştırılarak maddeci görüşün sığlığı ve insanı saadete ulaştırmakta yetersiz kaldığı ortaya konur. Buna göre kainatta olan birini anlamak ve hadiseleri doğru değerlendirmek için “Vahdet-i Vücud” fikrinin iyi bilinmesi lazımdır. Bu yüzden birçok defa basılan eser, tasavvufa meraklı olanlarca çok okunmuştur. Kitap yazarın, muhayyile zenginliği yanında tasavvuf ve felsefedeki vukufunu ve bunu ifade etmedeki kabiliyetini de ortaya koymakta, bir takım teşhisler ve ruhi hallerle tasavvufun, evliyanın, enbiyanın sırları ve çeşitli halleri hayaller içinde anlatılmaktadır. Yazarın bütün fikirleri “Raci’nin Hatıraları” ve “Manisa Tımarhanesi” adlı iki başlık altında ve çoğunlukla birbiriyle organik bağları bulunmayan çeşitli bölümler halinde ifade edilmiştir.